bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen, cüz'iyatta zâhir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, her bir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zat-ı Ehad'i mülâhaza ettirmek için hatem-i rahmaniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَستَع۪ينُ deyip, doğrudan doğruya Zat-ı Akdes'e hitap ederek müteveccih olsun.

İşte Kur'ân-ı Hakîm bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki kâinatın daire-i a'zamında, meselâ semavat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz'îden bahseder; tâ ki zâhir bir surette hatem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semavat ve arzdan bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekâik-i nimet ve hikmetten bahis açar; tâ ki fikir dağılmasın, kalp boğulmasın, ruh ma'budunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ, (1)وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ayeti mezkûr hakikati mu'cizâne bir surette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihayetsiz kesrette vahdet sikkeleri, mütedahil daireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir; hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır; tâ ki kesreti hatıra getirmesin, doğrudan doğruya Zat-ı Akdes'e karşı kalbe yol açsın.

Hem sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalpleri celb etmek için o sikke-i ehadiyet üstünde gayet câzibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemal ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve rahîmiyet hatemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki zîşuurun nazarlarını celb eder, kendine çeker ve ehadiyet sikkesine isal eder. Ve Zat-ı Ehadiye'yi mülâhaza ettirir ve ondan, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَستَع۪ينُ 'deki hakikî hitaba mazhar eder.

İşte بِسمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ Fatiha'nın fihristesi ve Kur'ân'ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş. Bu ünvanı eline alan, rahmetin tabakâtında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı rahîmiyeti ve şefkati görür.


_______________

1. Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun varlık ve birliğinin delillerindendir. (Rum Suresi: 22.)