Madem o nihayetsiz sehavet-i cûd, o misilsiz cemal-i hüsün, o kusursuz kemâlât; ebedî müteşekkirleri, müştakları, müstahsinleri iktiza ederler. Halbuki şu misafirhane-i dünyada görüyoruz; herkes çabuk gidip, kayboluyor.
O sehavetin ihsanını ancak az bir parça tadar, iştihası açılır; fakat yemez gider. O cemal, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zayıf gölgesine bir anda bakıp, doymadan gider. Demek, bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.
Elhasıl: Nasıl ki şu âlem bütün mevcudatıyla Sâni-i Zülcelal'ine kat'î delalet eder; Sâni-i Zülcelal'in de sıfât ve esma-i kudsiyesi, dâr-ı ahirete delâlet eder ve gösterir ve ister.
Bâb-ı şefkat ve ubudiyet-i Muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm); ism-i Mucîb ve Rahîm'in cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki, en edna bir hâceti, en edna bir mahlukundan görüp kemâl-i şefkatle ummadığı yerden is'af eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlukundan işitip imdat eden, lisan-ı hal ve kal ile istenilen her şeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab, en büyük bir abdinden,(HAŞİYE) en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is'af etmesin, en yüksek duayı işitip kabul etmesin?
Evet, meselâ hayvanatın zayıflarının ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühuleti gösteriyor ki, şu kâinatın Maliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kabil midir ki mahlukatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikati On Dokuzuncu Sözde izah ettiğim vechile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsiliyede demiştik: “Bir adada, bir içtima var. Bir yaver-i ekrem, bir nutuk okuyor.” Onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki:
_______________
HAŞİYE: Evet, bin üç yüz elli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üç yüz elli milyondan ziyade raiyeti bulunan ve her gün bütün raiyeti onunla tecdid-i biat eden ve onun kemâlâtına şehadet eden ve kemâl-i itaatle evâmirine inkıyad eden ve arzın nısfı ve nev-i beşerin humsu o zâtın sıbgı ile sıbgalansa, yani manevî rengiyle renklense ve o zât onların mahbub-u kulûbu ve mürebbî-i ervahı olsa, elbette o zât, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük abdidir.
Hem ekser enva-ı kâinat o zâtın birer meyve-i mu'cizesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o zât, şu kâinat Hâlık’ının en sevgili mahlûkudur. Hem bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği beka gibi bir hâceti ki, o hâcet ise, insanı esfel-i safilînden a'lâ-yı illiyyîne çıkarıyor. Elbette o hâcet, en büyük bir hâcettir ve en büyük bir abd, umumun namına onu Kadıü’l-Hâcât'tan isteyecek.