• İkinci Esas: Hem anlarsın ki, şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-i Kerîm'i, onları dârüsselâma davet eder.
• Üçüncü Esas: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünkü bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihanı açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil. Demek, kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat; ibret içindir,(HAŞİYE-1) şükür içindir, usûl-ü daimîsine teşvik içindir, başka gayet ulvî gayeler içindir.
• Dördüncü Esas: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki müzeyyenat ise,(HAŞİYE-2) Cennette ehl-i iman için rahmet-i Rahman'la iddihar olunan nimetlerin numuneleri, suretleri hükmündedir.
_______________
HAŞİYE-1: Evet, madem her şeyin kıymeti ve dekaik-ı san'atı gayet yüksek ve güzel olduğu halde, müddeti kısa, ömrü azdır. Demek, o şeyler numunelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve madem müşterilerin nazarlarını asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaziyet vardır. Öyle ise, elbette “Şu dünyadaki o çeşit tezyinat, bir Rahman-ı Rahîm'in rahmetiyle, sevdiği ibadına hazırladığı niam-ı Cennet'in numuneleridir” denilebilir ve denilir ve öyledir.
HAŞİYE-2: Evet, her şeyin vücudunun müteaddid gayeleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalaletin tevehhüm ettikleri gibi, dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir; tâ, abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gayat-ı vücudu ve netaic-i hayatı üç kısımdır:
Birincisi ve en ulvîsi, Sâniine bakar ki; o şeye taktığı harika-i san'at murassaatını, Şahid-i Ezelî'nin nazarına resm-i geçit tarzında arzetmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyale yaşamak kâfi gelir. Belki vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir. İşte seriü’z-zeval latîf masnuat ve vücuda gelmeyen, yani sünbül vermeyen birer harika-i san'at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamamiha verir. Faydasızlık ve abesiyet onlara gelmez. Demek her şey hayatıyla, vücuduyla Sâniinin mu'cizat-ı kudretini ve âsâr-ı san'atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelal'in nazarına arzetmek birinci gayesidir.
İkinci kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, zîşuura bakar. Yani her şey, Sâni'-i Zülcelâl'in birer mektub-u hakaiknüma, birer kaside-i letafetnüma, birer kelime-i hikmeteda hükmündedir ki, melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzarına arz eder, mütalaaya davet eder. Demek ona bakan her zîşuura, ibretnüma bir mütalaagâhtır.
Üçüncü kısım gaye-i vücud ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki, telezzüz ve tenezzüh ve beka ve rahatla yaşamak gibi cüz'î neticelerdir. Meselâ, azîm bir sefine-i sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi, sefine itibariyle yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz'iyesine ait, doksan dokuzu sultana ait olduğu gibi; her şeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâniine ait doksan dokuzdur.
İşte bu taaddüd-ü gâyâttandır ki; birbirine zıt ve münafî görünen hikmet ve iktisad, cûd ve seha ve bilhassa nihayetsiz seha ile sırr-ı tevfiki şudur ki:
Birer gaye nokta-i nazarında cûd ve seha hükmeder, ism-i Cevâd tecelli eder. Meyveler, hubublar, o tek gaye nokta-i nazarında bigayr-i hisabdır; nihayetsiz cûdu gösteriyor. Fakat umum gayeler nokta-i nazarında; hikmet hükmeder, ism-i Hakîm tecelli eder. Bir ağacın ne kadar meyveleri var, belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki, beyan ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler, nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıt gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cûd ile seha ile içtima ediyor. Meselâ, asker ordusunun bir gayesi temin-i asayiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hıfz-ı hudud ve mücahede-i a'dâ gibi sair vazifeler için bu mevcud ancak kâfi gelir, kemâl-i hikmetle müvazenededir. İşte hükûmetin hikmeti haşmet ile içtima ediyor. O halde, “o askerlikte fazlalık yoktur” denilebilir.